Ancak bu avantajların içinde ciddi bir paradoks saklıdır. Bir devlet kendi askerlerini savaş alanından uzaklaştırdıkça güç kullanmanın iç politikadaki görünürlüğü de azalabilir. Asker kaybı ihtimalinin düşmesi, kamuoyunun ilgisini, parlamentonun sorgulama baskısını ve yürütmenin hesap verme zorunluluğunu zayıflatabilir. Böylece taktik düzeyde daha güvenli görünen bir araç, stratejik düzeyde güç kullanma eşiğini aşağı çekebilir.
Bu nedenle asıl soru “SİHA’lar etkili mi?” değildir. Daha önemli soru şudur: SİHA’ların sağladığı operasyonel kolaylık, demokrasilerin savaşa başvurma biçimini ve kendi kurumlarını nasıl değiştiriyor?
Kavram notu: Bu yazıda “silahlı dron” ve “SİHA”, insan operatörler tarafından uzaktan yönetilen sistemleri ifade ediyor. Bunlar, hedefi insan müdahalesi olmadan seçip vurabilen tam otonom silahlarla aynı değildir. Bununla birlikte veri analizi ve algoritmik karar desteğinin hedef belirleme süreçlerine giderek daha fazla katılması, insan denetimi tartışmasını iki teknoloji bakımından da önemli hale getiriyor.
1. Görünmez savaşın cazibesi
SİHA’lar ordulara “kirli, sıkıcı ve tehlikeli” görevlerin bir bölümünü makinelere devretme imkânı sunar. Cepheye pilot göndermeden uzun süreli gözetleme yapılabilir; bir hedef, binlerce kilometre uzaktaki bir kontrol merkezinden izlenebilir ve vurulabilir. Kendi askerinin hayatını korumak elbette meşru ve önemli bir amaçtır. Sorun, bu korumanın savaşın diğer insani ve siyasi maliyetlerini de görünmez hale getirebilmesidir.
Bu görünmezliğin nasıl algılandığını gösteren çarpıcı örneklerden biri, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Ekim 2009’daki Pakistan ziyaretidir. Clinton’ın İslamabad’a geldiği gün Peshawar’daki bir bombalı saldırıda yüzden fazla kişi hayatını kaybetmişti. Ziyaret sırasındaki bir televizyon buluşmasında Clinton’a, ABD’nin dron saldırılarının da bu saldırıya benzer biçimde “terörizm” sayılıp sayılamayacağı soruldu. Bir başka katılımcı ise bu operasyonları “yargısız infaz” olarak nitelendirdi.
Burada önemli olan, iki farklı şiddet eylemini hukuken eşitlemek değildir. Önemli olan, Washington’ın “hassas ve sınırlı operasyon” olarak sunduğu yöntemin hedef ülkedeki bazı insanlar tarafından egemenlik ihlali, korku ve hesap sorulamayan şiddet olarak algılanmasıdır. Bir silahın teknik hassasiyeti, onun siyasi meşruiyetini kendiliğinden üretmez.
2. Demokratik paradoks: Askerini korurken savaş eşiğini düşürmek
Frank Sauer ve Niklas Schörnig, SİHA’ların demokratik devletler için çekiciliğini “demokratik özgünlük” üzerinden açıklar. Demokrasiler yalnızca hukuki normlar ve kamuoyu denetimi nedeniyle daha ihtiyatlı davranmaz; aynı zamanda kendi askerlerinin kaybına karşı yüksek siyasi hassasiyet taşır. Asker cenazeleri, yaralı gaziler ve uzun süreli seferberlik, savaşın maliyetini seçmenin ve hesap sormanın konusu haline getirir.
Uzaktan savaş bu denklemi değiştirir. Personel kaybı riski azalınca yürütme organı, sınırlı askerî operasyonları topluma daha düşük maliyetli gösterebilir. Sauer ve Schörnig’in uyarısı tam da budur: Demokratik karar vericiler için bir “gümüş kurşun” gibi görünen silahlı dronlar, uzun vadede aynı demokrasileri güç kullanmaya daha yatkın hale getirebilir.
SİHA’ların demokratik devletler açısından cazibesi üç başlıkta toplanabilir:
Zayiat riskini azaltma: Pilotun veya kara birliklerinin doğrudan tehlikeye girmemesi, iç politikadaki tepkiyi sınırlar.
Operasyonel esneklik: Uzun süreli gözetleme ve hızlı vuruş imkânı, yürütmeye geniş bir hareket alanı sağlar.
Hukuki ve ahlaki hassasiyet iddiası: Hassas mühimmat ve gelişmiş sensörler, sivil zararın azaltılabileceği düşüncesini güçlendirir.
Fakat “daha düşük risk”, “daha düşük sorumluluk” anlamına gelmemelidir. Libya müdahalesi bu tehlikeyi açık biçimde gösterdi. Obama yönetimi 2011’de ABD’nin NATO operasyonundaki rolünün sınırlı olduğunu; kara birliği, Amerikan zayiatı, sürekli çatışma ve ciddi tırmanma ihtimali bulunmadığını ileri sürerek faaliyetlerin Savaş Yetkileri Kararı’ndaki “çatışma” kavramına girmediğini savundu. Aynı dönemde ABD’nin katkıları arasında insansız hava araçlarıyla yapılan hassas vuruşlar da bulunuyordu.
Bu örnek, teknolojinin yalnızca savaşın nasıl yürütüldüğünü değil, hangi faaliyetin siyasi ve hukuki olarak “savaş” sayıldığını da etkileyebildiğini gösterir. Eğer asker kaybı ihtimali düşük olduğu için silahlı operasyon savaş olarak görülmüyorsa, demokratik denetimin en çok gerekli olduğu alanlardan biri tanım yoluyla denetim dışına çıkabilir.
3. Hassas vuruş, doğru karar demek değildir
SİHA’lar uygun istihbarat, doğru mühimmat ve sıkı angajman kurallarıyla bazı durumlarda sivil zararı azaltabilir. Ancak teknik isabet ile hukuki ve stratejik doğruluk aynı şey değildir. Bir mühimmat hedeflenen binaya tam isabet edebilir; fakat istihbarat yanlışsa, hedef hukuken meşru değilse veya beklenen sivil zarar orantısızsa operasyon yine başarısızdır.
Uluslararası insancıl hukukun temelindeki ayrım gözetme ilkesi, çatışmanın taraflarının siviller ile savaşçılar ve sivil nesneler ile askerî hedefler arasında ayrım yapmasını gerektirir. Siviller, doğrudan çatışmaya katılmadıkları sürece saldırının hedefi olamaz. Ayrıca beklenen sivil zarar, öngörülen somut ve doğrudan askerî avantaja kıyasla aşırı olmamalıdır.
Bu çerçevede en tartışmalı uygulamalardan biri “imza saldırılarıdır” (signature strikes). Bu operasyonlarda hedefin kimliği her zaman kesin olarak bilinmez; şüpheli görülen hareketler, temaslar veya davranış örüntüleri hedefleme kararında belirleyici olabilir. Obama dönemi uygulamalarına ilişkin 2012 tarihli haberlerde, bazı yönetim yetkililerine dayanılarak saldırı bölgesindeki askerlik çağındaki erkeklerin aksi sonradan kanıtlanmadıkça savaşçı kabul edilebildiği ileri sürüldü. Bu, kamuya açıklanmış evrensel bir hukuk kuralı değildi; ayrıca resmî makamlar daha sonra tüm askerlik çağındaki erkeklerin otomatik olarak savaşçı sayıldığı iddiasını reddetti. Yine de tartışma, sivil kayıpların nasıl sınıflandırıldığına dair ciddi bir şeffaflık sorunu ortaya koydu.
Kimliği bilinmeyen bir insanı yalnızca davranış örüntüsüne göre hedeflemek, hata payını ve önyargı riskini büyütür. “Hassas silah” söylemi bu nedenle tek başına yeterli değildir. Hassasiyet, yalnızca mühimmatın sapma payıyla değil; istihbaratın kalitesi, hedef kategorilerinin doğruluğu ve karar sürecinin denetlenebilirliğiyle ölçülmelidir.
Bir vuruşun teknik olarak isabetli olması, hedefleme kararının hukuken ve stratejik olarak isabetli olduğu anlamına gelmez.
4. Lideri öldürmek örgütü bitirir mi?
SİHA operasyonlarının en güçlü vaatlerinden biri, silahlı örgütlerin lider kadrolarını ortadan kaldırarak örgütsel kapasiteyi çökertmektir. “Liderliği tasfiye” veya “kafa koparma” stratejisi taktik düzeyde sonuç üretir: Bir komutan öldürülür, iletişim ağı bozulur ve örgüt geçici olarak savunmaya zorlanır. Fakat bu sonuçların örgütün şiddet kampanyasını sona erdirip erdirmediği ayrı bir sorudur.
Akademik bulgular bu konuda tek yönlü değildir:
Jenna Jordan, büyük, köklü ve bürokratikleşmiş örgütlerin lider kaybına karşı daha dayanıklı olduğunu gösterir. Liderin öldürülmesi, kurumsallaşmış bir yapıyı otomatik olarak dağıtmaz.
Mohammed Hafez ve Joseph Hatfield’ın İkinci İntifada dönemini inceleyen çalışması, hedefli öldürmelerin Filistinli saldırıların oranını kısa veya uzun vadede anlamlı biçimde azaltmadığı; fakat anlamlı biçimde artırdığının da gösterilemediği sonucuna ulaşır.
Anouk Rigterink’in Pakistan’daki “isabet eden” ve “ıskalayan” lider saldırılarını karşılaştıran araştırması, bir liderin öldürüldüğü saldırılardan sonra örgütlerin düzenlediği saldırı sayısının incelenen altı ayın üçünde yaklaşık yüzde 48–70 arttığını bulur. Çalışma bu sonucu, yeni liderlerin alt kadrolar üzerindeki denetim sorunlarıyla açıklar.
Buna karşılık Patrick Johnston ve Anoop Sarbahi, Pakistan’da dron saldırılarının terör saldırılarının sıklığı ve ölümcüllüğündeki kısa vadeli düşüşlerle ilişkili olduğunu tespit etmiştir. Asfandyar Mir’in ele geçirilen El Kaide belgelerine dayanan araştırması da dron kampanyasının örgütün personel kalitesi, hareket serbestisi ve güvenli alanları üzerinde zamanla kayda değer baskı oluşturduğunu gösterir.
Dolayısıyla “lider ölürse örgüt biter” de, “her lider saldırısı mutlaka daha fazla terör üretir” de kanıtların desteklediği evrensel bir kural değildir. Sonuç; örgütün yaşı, büyüklüğü, ideolojisi, kurumsallaşma düzeyi, halef yetiştirme kapasitesi ve toplumsal desteği gibi değişkenlere bağlıdır.
Buradan çıkan stratejik ders nettir: Hedefli öldürme bir araçtır; tek başına bir siyasi strateji değildir. Bir liderin etkisiz hale getirilmesi, yerine kimin geçeceği, örgütün hangi anlatıyı kullanacağı ve çatışmanın nasıl sona ereceği düşünülmeden kalıcı başarıya dönüştürülemez.
5. “İnsansız” ve “ucuz” savaşın görünmeyen maliyetleri
“İnsansız hava aracı” ifadesi, uçağın kokpitinde insan bulunmadığını anlatır; sistemin insan gücüne ihtiyaç duymadığını değil. Bir SİHA görevi yalnızca pilot ve sensör operatöründen oluşmaz. Kalkış ve iniş ekibi, bakım personeli, uydu ve haberleşme altyapısı, istihbarat analistleri, görüntü işleme ekipleri, silah görevlileri ve komuta zinciri bu sistemin parçalarıdır.
ABD Hava Kuvvetleri kaynaklarına dayanan tarihsel tahminler, MQ-1 veya MQ-9 ile kesintisiz bir muharebe hava devriyesini yürütmenin yaklaşık 170 personele kadar çıkabildiğini gösteriyordu. Bu rakam tek bir anda kumanda kolunu tutan kişilerin sayısı değil; vardiyalar, bakım ve istihbarat işlemleri dâhil 24 saatlik görevi destekleyen toplam insan ağıdır. Dolayısıyla dron savaşı “insansız” değil, insan emeğini kokpitten geniş bir teknik ağa taşıyan bir savaş biçimidir.
Kaza oranları konusunda da rakamları bağlamından koparmamak gerekir. ABD Kongre Bütçe Ofisinin 2011 verilerine dayanan raporunda MQ-1 Predator’ın kaza oranının 100 bin uçuş saatinde 7,6’ya düşürüldüğü belirtiliyordu. Bu tarihsel MQ-1 verisini bütün Reaper filosu için güncel ve değişmez bir oran gibi kullanmak doğru değildir. Aynı rapor, daha yeni MQ-9 Reaper’ın üçlü yedekli uçuş kontrolleri ve yedek haberleşme bağlantıları gibi güvenilirlik önlemlerine sahip olduğunu da vurguluyordu.
Maliyet karşılaştırmaları da göreve göre yapılmalıdır. Reaper belirli gözetleme ve sınırlı vuruş görevlerinde insanlı savaş uçaklarından daha ekonomik olabilir; fakat hız, manevra, yük ve hava-hava muharebesi bakımından bir F-16 veya F-15’in yerine geçmez. Ucuzluk iddiası ancak aynı görevi, aynı risk ortamında ve aynı destek altyapısıyla karşılaştırdığımızda anlamlıdır.
6. Taktik başarı, stratejik başarıya dönüşüyor mu?
Bir SİHA saldırısının taktik sonucu kolayca ölçülebilir: Hedef vuruldu mu, mühimmat deposu imha edildi mi, aranan lider öldürüldü mü? Stratejik sonuç ise daha zordur: Örgütün kapasitesi kalıcı biçimde azaldı mı, yerel halkın devlete güveni değişti mi, çatışmanın sona erme ihtimali arttı mı?
Sivil ölümler, sürekli gözetlenme hissi ve saldırıların hesabının sorulamaması öfke, travma ve propaganda malzemesi üretebilir. Stanford ve New York Üniversitesi hukuk fakültelerinin Pakistan’daki saha görüşmelerine dayanan Living Under Drones raporu, dronların yalnızca vurdukları anda değil, sürekli varlık hissi yoluyla da gündelik hayat üzerinde psikolojik ve toplumsal etkiler yarattığını kayda geçirir.
Fakat “her saldırı on yeni militan doğurur” gibi sayısal iddialar güvenilir veri olmadan kurulamaz. Dronların geri tepme etkisine ilişkin araştırmalar da karma sonuçlar vermektedir: Bazı çalışmalar sonraki şiddette artış veya liderlik denetiminde çözülme bulurken, bazıları saldırıların örgütsel kapasiteyi ve terör eylemlerini kısa vadede azalttığını gösterir. Bu nedenle dürüst sonuç, SİHA’ların daima başarısız olduğu değil; taktik başarının kendiliğinden stratejik zafere dönüşmediğidir.
Bir operasyonu değerlendirmek için en az şu sorular sorulmalıdır:
Hedefin kimliği ve hukuki statüsü hangi kanıtlarla belirlendi?
Aynı askerî amaç daha az zarar verici bir yöntemle gerçekleştirilebilir miydi?
Sivil zarar nasıl hesaplandı, kim tarafından araştırıldı ve sonuçlar açıklandı mı?
Öldürülen kişinin yerine kimin geçeceği ve örgütün nasıl tepki vereceği analiz edildi mi?
Operasyon daha geniş bir siyasi hedefe ve gerçekçi bir çıkış stratejisine bağlı mı?
Bu sorulara cevap verilemiyorsa, teknolojik üstünlük stratejik düşüncenin yerini almış demektir.
7. Demokrasiler hangi güvenceleri kurmalı?
SİHA’ların yarattığı temel sorun teknolojinin varlığı değil, düşük görünürlüklü güç kullanımının denetimsiz kalabilmesidir. Demokratik devletler en azından şu güvenceleri kurmalıdır:
Sınır ötesi güç kullanımında açık hukuki dayanak ve düzenli parlamento bildirimi,
Hedef belirleme ölçütlerinin mümkün olan en geniş ölçüde kamuya açıklanması,
Sivil kayıp iddialarının bağımsız biçimde soruşturulması ve sonuçların yayımlanması,
Operasyonların yalnızca vurulan hedef sayısıyla değil, uzun vadeli siyasi etkileriyle değerlendirilmesi,
İstihbarat hataları ve yanlış hedeflemeler için etkili hesap verme mekanizmaları,
Hedef seçme ve öldürücü güç kullanma kararlarında anlamlı insan denetiminin korunması.
Bu mekanizmalar askerî etkinliği bütünüyle ortadan kaldırmaz. Aksine, taktik kararların ülkenin hukuki yükümlülükleri ve uzun vadeli çıkarlarıyla uyumlu kalmasını sağlar.
Sonuç: Asıl risk makinenin değil, kolaylaşan kararın içinde
SİHA’lar askerlerin hayatını koruyabilir, uzun süreli gözetleme sağlayabilir ve bazı hedeflere daha düşük sivil zarar riskiyle müdahale edilmesine yardımcı olabilir. Bu gerçekleri reddetmek teknoloji karşıtlığı olur. Fakat aynı araçlar, kendi askerleri bakımından “kansız” görünen operasyonları siyasi olarak daha kolay, daha sık ve daha az görünür hale getirebilir.
Demokratik paradoks burada ortaya çıkar: Devlet, askerini korurken güç kullanma kararını toplumdan uzaklaştırabilir; hassasiyet iddiasıyla hareket ederken hedefleme sürecini gizleyebilir; kısa vadeli bir tehdidi ortadan kaldırırken uzun vadeli meşruiyetini aşındırabilir.
Bu nedenle bir silahın hassas olması, onu kullanma kararının doğru olduğu anlamına gelmez. Sorumluluk; sensöre, veri tabanına veya algoritmaya devredilemez. Geleceğin savaş alanını yalnızca makinelerin kapasitesi değil, onları kullanan kurumların şeffaflığı, insanların etik muhakemesi ve siyasetin stratejik öngörüsü belirleyecektir.
Tartışma sorusu: Sizce asker kaybı riskinin azalması savaşı daha kontrollü mü hale getirir, yoksa siyasi liderlerin güç kullanma eşiğini mi düşürür?
Kaynakça ve ileri okuma
Frank Sauer ve Niklas Schörnig, “Killer Drones: The ‘Silver Bullet’ of Democratic Warfare?,” Security Dialogue, 43(4), 2012, s. 363–380.
U.S. Department of State Archive, “Townterview Hosted by Prominent Pakistani Women Journalists,” 30 Ekim 2009.
Barack Obama White House Archives, “Letter from the President on the War Powers Resolution,” 15 Haziran 2011; “Press Briefing by Press Secretary Jay Carney,” 16 Haziran 2011.
International Committee of the Red Cross, “Targeting under International Humanitarian Law” ve “Frequently Asked Questions: Rules of War.”
Micah Zenko, “Targeted Killings and Signature Strikes,” Council on Foreign Relations, 16 Temmuz 2012.
Jenna Jordan, “Attacking the Leader, Missing the Mark: Why Terrorist Groups Survive Decapitation Strikes,” International Security, 38(4), 2014, s. 7–38.
Mohammed M. Hafez ve Joseph M. Hatfield, “Do Targeted Assassinations Work?,” Studies in Conflict & Terrorism, 29(4), 2006, s. 359–382.
Anouk S. Rigterink, “The Wane of Command: Evidence on Drone Strikes and Control within Terrorist Organizations,” American Political Science Review, 115(1), 2021, s. 31–50.
Patrick B. Johnston ve Anoop K. Sarbahi, “The Impact of US Drone Strikes on Terrorism in Pakistan,” International Studies Quarterly, 60(2), 2016, s. 203–219.
Asfandyar Mir, “Were Drone Strikes Effective? Evaluating the Drone Campaign in Pakistan Through Captured Al-Qaeda Documents,” Texas National Security Review, 2022.
U.S. Congressional Budget Office, “Policy Options for Unmanned Aircraft Systems,” Haziran 2011.
John A. Tirpak, “The RPA Boom,” Air & Space Forces Magazine, Ağustos 2010.
Stanford Law School ve NYU School of Law, “Living Under Drones,” 2012.

Yorumlar
Yorum Gönder